ANA SAYFA


MANİPÜLATİF İKNA TEKNİKLERİ EĞİTİMİ
16 ARALIK'TA İZMİR'DE




ULUSLARARASI KIBRIS ÜNİVERSİTESİ KARİYER GÜNLERİNİN AÇILIŞ KONUŞMACISIYDIM...





Sıkı sıkıya uyguladığım diyetin bir parçası olarak her öğleden sonra yakındaki büyük bir alışveriş merkezine gidip kalorisi düşük yiyecekler alıyorum. O gün yine biraz salatalık, elma ve az tuzlu lor peyniri alıp kasaya yöneldiğimde beşinci sıradaydım. Hemen önümdeki yaşlı bayan biraz sonra homurdanmaya başladı. Neden başka kasa açılmadığından, kasiyerin yavaş çalışmasından ve sıradaki müşterinin 3 veya 4 milyonluk alışverişi kredi kartıyla ödemesinden ve bunun yarattığı zaman kaybından şikayet ediyordu. Bir de bunun üstüne hemen önündeki kadının aldığı ürünün üzerinde barkod çıkmadı. Barkod olmayınca da ürünün fiyatı okunmuyor.
Çalışan "savurganlığı" son zamanlarda şirketler için ciddi bir başağrısı haline gelmeye başladı. Büyük çoğunluğumuzun farkında olmadan cebine attığı daha sonra da eve gittiğinde fark ettiği eşyalar küçük gibi görünse de firmalar için yıl sonunda ciddi bir gider kalemi oluşturuyor. (Gerçi batılılar bu tür olayları direkt olarak "hırsızlık" olarak niteliyor ama ben bu ifadeyi şık bulmuyorum) Mesela işyerinizde geçen ay iki kutu kalem tüketilmiş ancak bu rakam çalışan sayısında veya iş yükünde bir artış olmamasına rağmen bu ay dört kutuya çıkıyorsa ne olacak?
Son günlerde yabancıların 'Generation Y' dediği bizlerin de 'Y Kuşağı' olarak adlandırdığımız gençlerden sıkça bahsediliyor. 16-32 yaş aralığına denk gelen ve Türkiye nüfusunun yüzde 25'ini oluşturan bu kesim ne yer, ne içer, iş hayatından ya da hayatın kendinden ne beklerler, onları nasıl yönetmek lazım gibi pek çok konu üzerinde duruluyor. Ben bu konu tartışılırken hep yanlış nokta üzerinde odanlanıldığını düşünüyorum ama önce bu kuşak meselesini biraz daha açalım.
Ege Üniversitesi Ege Meslek Yüksekokulu Türk Sanat Müziği Akademisyenler Topluluğu'nun 60'ıncı sanat yılında Erol Sayan için, şef Engin Karadağ yönetiminde, düzenlediği konsere katıldım. Bir müzik eleştirmeni değilim ve bu konuda çok da bilgili olduğum söylenemez ama eşimle birlikte çok uzun süredir böyle bir keyif yaşamamıştım açıkcası.
Bu sıralar iş görüşmelerinde uygulanan psikometrik testler üzerinde çalışıyorum. Hemen söyleyeyim Uzman Psikolog Tarık Solmuş'un bu konuda harika bir makalesi var. Okumanızı şiddetle tavsiye ederim. Türkiye'de sıklıkla kullanılan 4 ayrı testi detaylı bir şekilde inceleyen Solmuş, her bir testin farklı ve üstün yönlerini ortaya koymuş. Cattell 16PF Kişilik Envanteri, Hogan Kişilik Ölçümü, Mesleki Kişilik Envanteri ve Myers-Briggs Kişilik Envanteri'ni bir uzman değerlendirmesiyle daha iyi anlayabilirsiniz.
Eskiden, iş dünyası çok daha basitti. İş arkadaşlarıyla bugünkü kadar içli dışlı olmak zorunda kalmıyordunuz. Sistem basit bir şekilde işler, herkes kendi dünyasında mutlu olabilirdi. Zaman değişti artık. Bilgi teknolojilerindeki gelişme internet, iletişimin baş döndürücü bir şekilde gelişmesi tüketicinin taleplerini çeşitlendirdi.
Bosna Hersek ile ilgili ne bildiğimi sorarsanız vereceğim tek yanıt bayan voleybol takımıdır. Boşnak bir arkadaşımla sohbet ederken bu ülkeyi ne kadar az tanıdığımı fark ettim. Mesela siz Branko Copic adını hiç duymuş muydunuz? Ben duymamıştım açıkcası. Bosna Hersek asıllı olan Copic kendi ülkesinde oldukça tanınmış bir yazar. Özellikle çocuk öyküleri, romanları ve şiirleri elden ele dolaşıyor.
Günümüz iş yaşamında karşılaştığımız sorunlardan bir tanesi de özgüven eksikliğidir. Sizin de iş yerinizde insanların karar almaktan kaçındığı, en ufak sorunları bile çözmeye çalışmak yerine hemen üstlerine pas ettiği oluyor mu? Düşünsenize herşeyi size soran bir ast ne kadar rahatsız edicidir değil mi? Kendine güven, sorun çözme ve karar alma becerisini geliştirir. Bu hafta size okuduğum bir kitaptan bazı alıntılar yapmak istiyorum. Düşün ve Zengin Ol (Think and Grow Rich) kitabının yazarı Napoleon Hill, hedeflerinize başarıyla ulaşmada anahtar öğelerden biri olarak gösterdiği özgüven için aşağıdaki formülü sunuyor.
Üniversite yıllarımda Percy Ross'un bir kitabını okumuştum, "Ask For Moon and Get It". Geçtiğimiz akşam tozlu rafları karıştırırken kitaba tekrar rastladım. "İstemesini bildikten sonra her şeyi elde edebilirsin" fikrini işleyen kitap sanıyorum Türkçe'ye çevrilmedi.
Stajyer muhabir olduğum dönemlerde amirlerimi etkilemek için yapmadığım canbazlık kalmadı. Her işe koşturur, gece gündüz çalışırdım. Muhabir haberi bulan kişidir, bu yüzden öyle kös kös oturamazsınız. Zaten oturmak isteseniz de bu oturuşunuz uzun süreli olmaz. O dönemler İngilizce bilmenin de avantajıyla "etkili" röportajlar yapıp arkadaşlarımın arasından sivrilmek istiyordum.
Türkiye'de şirket sayısı 2 milyon civarında. Kamuyu bir kenara bırakırsak Türkiye'de şirketlerin yüzde 99'unu aile şirketleri oluşturuyor. Dünyada da durum farklı değil. Dünyanın en büyük 500 şirketinin yüzde 40'ını dahi aile şirketleri oluşturuyor. Avrupa'da şirketlerin yüzde 60'ını, Latin Amerika'da yüzde 65-90'ını, Kuzey Amerika ve Asya'da ise yüzde 95'ini aile şirketleri oluşturuyor. Araştırmalar Türk aile şirketlerinin en fazla üçüncü kuşağa devredilebildiğini, yönetim bilimciler de ancak on şirketten sadece birisinin kalıcı olabildiğini söylüyor.
Heuristik, son zamanlarda üzerinde yoğunlaştığım ilginç bir alan. Özellikle sosyal ve günlük psikolojide kullanılıyor. Heuristik terimi, bireyin bir sorunla karşılaşıp karar vermek noktasına geldiğinde doğruluğu kesin olmayan, ama çoğu kez etkili görünen bir takım cevaplar oluşturma sürecini anlatıyor. Diyelim ki bir labirentin tam ortasında duruyorsunuz, yapacağınız ilk hareket ne olurdu? Yüzde 99'unuz eliyle duvara dokunup sağa doğru yürümeye başlayacaktır. Peki ama neden sola değil de sağa?
Bana göre tüm zamanların en büyük dedektifi Sherlock Holmes'tür ki adı "Şarlok Holms" diye okunur. Holms'ün adı kadar giydiği kıyafetler de çok enteresandır. Ters çevrilmiş çaydanlığa benzeyen şapkası, kısa pelerini andıran paltosu... İlginç bir adam yani. Beni en çok sinirlendiren Dr. Watson'a, (ki "Vatsın" diye okunur) olan tavrıdır. Bütün ayak işlerinde onu kullandığı halde bir günde başını okşayıp, sırtını sıvazlamamıştır.
İtalya'da tüm geliri engellilere bağışlanmak üzere bir bizi etkinlik düzenlenir. Organizatörler bu etkinlikler kapsamında ünlü tenor Luciano Pavarotti'nin de bir konser vermesini isterler. Böylelikle daha çok gelir elde edebileceklerdir. Bir heyet oluşturulur ve bu dileklerini Pavarotti'ye iletmek üzere görüşmeye giderler. Ünlü tenor uzun uzun heyeti dinledikten sonra konser vermeyi kabul eder ve ücretinin 250 bin dolar olduğunu söyler.
Televizyon ve sinemada uzun süredir tartışılan 'bilinçaltını hedefleyen reklamlar' (subliminal) artık internetteki multimedya uygulamaları için de gündemde. Peki böyle bir reklam tekniği gerçekten var mı ve işe yarıyor mu? Ben de böyle bir takım çalışmaların var olduğunu kabul etmekle birlikte işe yarayıp yaramadığı konusunda çok ciddi şüpheler duyuyorum. İsterseniz önce bilmeyenler için bilinç ve bilinçaltı ne demek onun üzerine konuşalım.
 4 


Üyelik Girişi
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam42
Toplam Ziyaret117951